Trakya’dan tarım notları (2)

Lüleburgaz’daki ‘Tarım Sohbetleri’nde aldığımız notları paylaşmaya devam ediyoruz. (İlk bölümü yazının sonundaki linkten okuyabilirsiniz)

Türkiye İş Bankası‘nın ev sahipliğinde ve Bloomberg HT‘nin medya sponsorluğunda gerçekleştirdiğimiz “Bitkisel ve Hayvansal Üretimin Birlikte Sürdürülebilirliği” konulu programda sektör temsilcilerinin değindikleri önemli konu başlıkları var.

Toplantıda konuşan Lüleburgaz Ziraat Odası Başkanı Mustafa Şener Birgün, tarım politikalarındaki yanlış ve eksiklikler nedeniyle çiftçi maliyetlerinin arttığına dikkat çekerken, kırsal kesimdeki nüfusun hızla azaldığına vurgu yaptı.

Birgün, “Üretici bir toplumdan tüketici bir toplum haline geliyoruz” uyarısında bulundu.

Panelde söz alan Namık Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhittin Özder, toprakların organik madde oranının tehlike sınırlarında olduğuna dikkat çekti.

Prof. Dr. Özder, “Topraklarımızın yüzde 90’ı eksik ya da çok eksik düzeyde organik maddeye sahip. Bu eksiklik hayvansal üretimden elde edilecek gübre ile tamamlanır” dedi.

Prof. Dr. Özder’in tespitine katılıyoruz.

Tarım topraklarımız maalesef kirliorganik madde yapısı zayıfkireçli ve PH derecesi yüksek bir durumda.

İdeal olarak toprakta organik madde oranı yüzde 4-5 seviyelerinde olması gerekirken, tavsiye edilen en alt seviye yüzde 3 ama Türkiye’de topraklar organik madde bakımından yüzde 1 seviyesi ile adeta fakir durumda.

İşte bu yüzden bitkisel ve hayvansal üretimin birlikte sürdürülebilirliği bundan sonraki dönemde daha kritik bir öneme sahip olacak.

Prof. Dr. Özder, hayvancılık tarafındaki temel sorunlara da dikkat çekti.

Süt sığırcılığında üreticilerin para kazanamamasının temel nedenlerinin başında yüksek girdi maliyetlerini gösteren Prof. Dr. Özder, ikinci bir neden olarak da birbirini tamamlar nitelikteki bitkisel ve hayvansal üretimin birlikte yapılamamasını gösterdi.

Prof. Dr. Özder, “Bitkisel üretim ve hayvansal üretim birbirini tamamlar. Tarımın sürdürülebilir ve ekonomik olması açısından hayvansal üretimin artığını bitkisel üretim kullanır, bitkisel üretimin çıktısı da hayvansal üretimde değerlendirilir” dedi.

10-15 yıl öncesine kadar ahırlardaki süt sığırlarının ortalama 10 yıl yaşadığını ve 10 yavru verdiğini hatırlatan Prof. Dr. Özder, “Şuan büyük işletmelerde süt sığırlarını ortalama kullanma süreleri 3 laktasyonu bulmuyor. Sonra eldeki hayvanlar çıkarılıyor. Sorun işte burada… ‘Bugün sütümüz arttı, hayvanımız arttı ama neden hâlâ ithalat yapıyoruz?’ sorusunun cevabı burada. Neden damızlığa ihtiyacımız var? Bunu bir havuz olarak düşünürsek bir taraftan kesilenler, ölenler, yaşlananlar, öteki taraftan havuza yeni doğan, yetişen damızlıklar giriyor. Ama bizim bu havuzumuz dolmuyor. Neden dolmuyor? Birincisi çok sayıda hayvanı kesime yolluyoruz, sürüden çıkarıyoruz. İkincisi bunların yerine gelecek yavruları yeteri kadar üretmiyoruz. Eskiden yılda bir yavru alırken bugün neredeyse 2 yılda bir yavru alır hale geldi işletmeler” yorumunda bulundu.

Prof. Dr. Özder, “Nasıl ki bitkisel ve hayvansal üretim birbirinden ayrılamaz bir bütünse, et sığırcılığı ve süt sığırcılığı da birlikte düşünülmek zorundadır” notunu düştü.

OT SORUNU, ET SORUNU…

Bir diğer konu ise hayvancılık açısından kritik önemdeki meralar…

Cumhuriyet kurulduğunda 41 milyon hektar mera alanımız olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Özder, “Bu veriler 10 yıldır yenilenmiyor. 10 yıl öncesine göre mera varlığımız 14 milyon hektar düzeyinde ama şuan bu rakamın çok çok altında olduğumuzu düşünüyorum. Belki 7-8 milyon hektar civarında…” tespitinde bulundu.

Panelde konuşan Edirne Ticaret Borsası Başkanı Özay Öztürk ise Türkiye’nin yem hammaddesi bakımından kendi kendine yetemediğini ve yüzde 40-45 oranında ithalatın söz konusunu olduğunu hatırlattı.

Öztürk, stratejik açısından bu durumun sakıncalarına da değindi.

Kaba yem tarafındaki açık nedeniyle üreticinin kesif yeme yöneldiğini hatırlatan Öztürk, “Saman, yem hammaddesi değil ama bizde kaba yem materyallerinden biri olarak öne çıkıyor ve bunu bile zaman zaman ithal ediyor olmamız üzücü bir durum” dedi.

Kaba yem problemini çözmeden, meraları etkin ve verimli şekilde kullanmadan kârlı bir hayvancılığı konuşmanın zor olduğunun altını çizen Öztürk, aile tipi hayvancılığın 6-7 başa düştüğü bir ortamda bu sayıyla kârlı hayvancılık yapmanın mümkün olmadığını savundu.

Öztürk, aile tipi üretimde hayvan sayısının planlı bir şekilde 25-30’lu seviyelere çıkartılması gerektiğini söyledi.

Kırsalda yaş ortalamasının 56’ya dayandığına dikkat çeken Öztürk, “Kırsal yaşlanıyorsa tarımsal üretimle ilgili endişe etmemiz gerekiyor” uyarısında bulundu.

Aslında yukarıdaki risklere karşı burada kilit nokta olarak aile işletmeciliği karşımıza çıkıyor.

Tarımın tamamını endüstriyel hale getirmenin çok doğru olmadığını ve risk barındırdığını vurgulayan Öztürk, “Bu stratejik bir konu. Bunu endüstriyel bir hale getirdikten sonra yatırımcı para kazanmadığı noktada bu işi çok çabuk sonlandırabilir. Ama üretimi tabana, aile tipi işletmelere yaydığımız zaman bunun sürdürülebilirliğini sağlayabiliriz” yorumunda bulundu.

Panelin bir diğer konuşmacısı Kırklareli İli Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı Ali Dermenci ise hayvancılığın gelişmesinin önünde 3 temel sorun olduğunu kaydetti.

Dermenci, bunları, ahırların modern olmaması, ölçeklerin çok küçük olması ve kaba yem sorunu olarak sıraladı.

HAYVANCILIK İŞLETMELERİNİN YARISI KAPANDI

2010 yılında Kırklareli’nde 11 bin hayvancılık işletmesi olduğunu hatırlatan Dermenci, bugün işletme sayısının 5 bin 500’e gerilediğine dikkat çekerek, “Sorun ölçekte. Ölçeği büyütemediğiniz zaman hayvancılığı büyütemezsiniz” dedi.

Kırsaldan kente ciddi bir göç olduğunun altını çizen Dermenci, köylerin neredeyse yarısının boşaldığını ifade etti.

Dermenci’ye göre kente göçenler de geri gelmiyor ve böyle giderse hali hazırda 11 binden 5 bin 500’e gerileyen işletme sayısı önümüzdeki dönemde daha da düşecek.

Dermenci, “Tarımda modernleşmeyi mekanizasyon tarafında başardık ama hayvancılıkta aynı başarıyı maalesef gösteremedik” diye konuştu.

Panelde konuştuğumuz bir diğer konu da tarımda verimli, kaliteli ve düşük maliyetli üretimkadar bu ürünlerin katma değerli hale getirilerek markalı bir şekilde pazarlanması.

Yaklaşık 2 bin dönüm arazide bağcılık yapan, şarap üreterek bunu ihraç eden Arcadia Bağları Kurucusu Özcan Arca da bu konuların üzerinde durdu.

Aynı zamanda armut yetiştiriciliği de yapan Arca, kırsal turizmle de bölge ekonomisine önemli bir katkıda bulunuyor.

Tarımda üretim, depolama ve pazarlama stratejilerine değinen Özcan Arca, çiftçinin kırsalda yaptığı işten para kazanıp mutlu olmasını sağlayacak sağlıklı bir politika oluşturulması ve sürdürülebilir bir sistem kurulması gerektiğinin altını çizdi.

Meyvecilikarıcılıktıbbi ve aromatik bitkiler gibi katma değerli ürünlere yönelmek gerektiğini savunan Arca, “Bunların işlenmesi için de sanayiye ihtiyaç var. Üretim ve sonraki aşamalarda örgütlenip markalaşma ve pazarlamayı da planlamamız şart” dedi.

“Tarımda arzı kontrol edebildiğiniz zaman fiyatı da kontrol etme şansınız olur” diyen Arca, “Bu da birlikte, organize şekilde hareket ederek, sistemli bir üretim, depolama ve pazarlama ile olur” tespitinde bulundu.

Arca’ya göre coğrafi işaretli ürünlerimizle markalaşmaya odaklanmamız lazım.

İş Bankası’nın Lüleburgaz’da gerçekleştirdiği ‘Tarım Sohbetleri’nden çıkarılacak çok ders var.

Bir kez daha tarıma neden bütüncül bir açıdan orta ve uzun vadeli bakmamız gerektiğini anladık.

İrfan Donat

Bloomberg HT Tarım Editörü

idonat@bloomberght.com 

Bir cevap yazın