Tarımda ticaret savaşları ve korumacılık endişesi

Aslında bu yazıyı birkaç hafta önce yazacaktık ancak Türkiye’nin tarım ve gıda tarafındaki sıcak gündeminden bir türlü sıra gelmedi.

Bir tarafta çiftçinin artan maliyet sorunu, diğer tarafta tüketici fiyatları derken kafamızı kaldırıp dünyadaki gelişmelere bakmaya çok fırsat kalmıyor.

Ama bu yazının geç kaleme alınmasına aldırmayın.

Güncelliğini koruyan ve korumaya devam edecek bir yazı olduğundan emin olabilirsiniz.

Bildiğiniz üzere Temmuz ayının sonunda G20 Tarım Bakanları toplantısı Arjantin’de gerçekleştirildi.

Zirvede, tarım ve gıda politikalarına küresel bir perspektiften bakılarak geleceğe yönelik senaryolar masaya yatırıldı.

Herkesin ortak kaygısı korumacılık kalkanının yükseltilerek tarım ve gıda ürünlerinin bir dış politika enstrümanı olarak kullanılması yönündeydi.

Her ne kadar aralarında ABD, Çin ve Avrupa ülkelerinin de olduğu 20 ülkenin tarım bakanları yaptıkları ortak açıklamada ticarete ‘gereksiz engeller’ koymayacaklarını taahhüt ederek Dünya Ticaret Örgütü kapsamında hak ve yükümlülüklerini yerine getireceklerini teyit etseler de aslında hali hazırda bu alanda ‘silahlar çekilmiş’ durumda.

Arjantin’deki toplantının ABD-Çin arasında devam eden ve uluslararası tarım piyasasını sarsan ticaret geriliminin ortasında yapıldığını hatırlatmaya gerek yok sanırım.

ABD Başkanı Donald Trump’ın alüminyum ve çelik ile başlattığı ‘ticaret restleşmesi’ne Çin ve diğer ülkeler kayıtsız kalmadı.

Benzer hamlelerden Amerikan çiftçileri de nasibini aldı.

Zaten o yüzdendir ki ABD yönetimi, çiftçisini korumak adına 12 milyar dolarlık bir destek paketi açıklamak zorunda kaldı. Bunun da 7-8 milyar dolarlık kısmının doğrudan para yardımı olması bekleniyor.

Tarım ekonomistlerine göre ABD, yakın tarihinde çiftçilere hiç bu kadar yüksek miktarda doğrudan destek verilmedi.

Söz konusu destek ABD’li çiftçilerin gecikmiş kredi borçlarına şimdilik can suyu olsa da ticaret savaşları ve gümrük tarifesi restleşmeleri devam ederse çok bir şey ifade etmeyebilir.

Hemen hatırlatmakta fayda var…

Amerikan Tarım Bakanlığı verilerine göre ABD, geçen yıl 138 milyar dolarlık tarımsal ürün ihracatı ile bu alanda liderliğini koruyor.

Söz konusu ihracatta en büyük kalem ise 21,5 milyar dolar ile soya fasulyesi. Ve Çin, geçen yıl tek başına ABD’den 12.3 milyar dolarlık soya fasulyesi ithal etti.

Sanırım bu birkaç rakam bile, uluslararası ticarette adı konmamış savaşın daha net okunmasına olanak sağlıyor.

Tekrar dönelim G20 Tarım Bakanları toplantısına…

ABD ile Avrupa Birliği yönetimi arasında gerilimin kısmen aşıldığı, ılımlı ve yapıcı mesajların verildiği zirvede, “DTÖ’nün önemli rolünü kabul ederek, tarımsal ticaret kurallarının reform sürecine devam etmeyi kabul ediyoruz” açıklaması yapıldı.

Her ne kadar Alman Tarım Bakanı Julia Kloeckner, ABD ile Avrupa Birliği arasındaki ticaret ilişkisinin geliştiğini söylese de Washington yönetiminin beklediği miktarda soya fasulyesi ithal edilip edilmeyeceğinin garantisini de vermedi.

Bizim bu sözlerden çıkardığımız sonuç şu: Tarım bakanları sözde “sürdürülebilir bir gıda geleceği için işbirlikçi bir yaklaşım” sergilese de özde “her koyun kendi bacağından asılır” bakışını da koruyor.

Zira gıda ticaret sistemini geliştirmek için hangi adımların atılacağı konusunda bir ayrıntı açıklanmadı.

Bugün el sıkışılan konularda yarın yeni bir krizin çıkmasına ya da tam tersi bir tabloya şaşırmamak gerek.

20 ÜLKENİN KÜRESEL GIDA SİSTEMİNDEKİ ROLÜ

G20 ülkeleri, tarıma elverişli arazilerin yüzde 60’ını ve tarım ürünlerinin küresel ticaretinin yüzde 80’ini kontrol eder durumda.

Sonuçta üye ülkelerin küresel gıda sisteminde kilit rolleri bulunuyor.

İthalat ve ihracat, ülkelerin tarım politikalarında önemli bir ağırlığa ve etkiye sahip.

2000’lerden itibaren ‘globalleşme’ yaklaşımı ile küresel gıda şirketlerinin dünya pazarındaki ağırlıkları hızlı bir biçimde arttı.

İş öyle bir noktaya geldi ki yükselen ticaret savaşları riski ‘kendi kendine yeterliliği’ bugün daha stratejik ve önemli bir hale getirdi.

Geçmiş yıllarda bazı ülkelerin yaşadığı acı tecrübeler, tarım ve gıdada bağımsızlığın önemini daha net ve anlaşılır kıldı.

O yüzden her ülkenin hem ithalat hem de ihracat tarafında A planının ötesine geçerek, B ve C planı olmak zorunda.

A planı dışında alternatifi olmayan ülkelerin düştükleri duruma hepimiz şahit olmaya devam ediyoruz.

TARIMDA İNOVASYON

G20 Tarım Bakanları toplantıları sonucu öne çıkan bir diğer başlık ise inovasyonun önemi üzerine oldu.

Tüm üye ülkeler tarafından kabul edilen G20 ortak açıklamasında inovasyona dair şu yaklaşımın altı çizildi: “Tarımsal kalkınma, yatırım ve ticaretin yanı sıra gelişmiş teknolojilerin kullanımı, son yıllarda insanlığın ilerlemesinin ve dünyadaki milyonlarca insanın yaşam koşullarındaki iyileşmenin temel itici güçleri olmuştur. Bu bağlamda, tarımın üretkenliğini ve sürdürülebilirliğini artıran yenilikçi tarımsal uygulamalar ve teknolojilerin kullanımı teşvik edilmelidir.”

Tarımda inovasyon konusunu sık sık gündeme getirmeye çalışsak da Türkiye’de tarımı konuşurken bu mevzulara sıranın henüz hak ettiği oranda gelemediğinin farkındayız.

Biz daha çok yapısal sorunların yarattığı tahribatlara odaklanmış durumdayız.

Kronik sorunlar gündemde o kadar çok yer teşkil ediyor ki tarımda inovasyon, Ar-Ge, girişimcilik gibi konular şuan bize oldukça ‘uzak’ ve ‘lüks’ gözüküyor.

Ama şunu bilmekte fayda var. Gelişmiş ekonomiler artık tarımda yeni stratejilerini bu başlıklar üzerinden şekillendiriyor.

Tarım ve gıda politikalarını bilim ve teknolojinin ışığında yeniden oluşturuyor ya da güncelliyor.

TOPRAK, SU, BİYOÇEŞİTLİLİK

G20 Tarım Bakanları zirvesinde üzerinde durulan bir diğer önemli konu ise toprakların geleceği.

Tarımın insani kalkınmadaki rolünü, bilgi ve iletişim teknolojilerini, üretkenliği ve gıda güvenliğini arttırarak, sürdürülebilir tarımı teşvik etmek için sağlıklı topraklara ihtiyaç olduğu tüm üye ülkeler tarafından teyit edildi.

Ama burada da tıpkı diğer başlıklarda olduğu gibi teyitten öteye geçip, “sözde” değil “özde” kararların alınması ve politikaların oluşturulması gerekiyor.

Aksi takdirde, tarım topraklarımızı hem nicelik hem de niteliksel açıdan geri dönüşü olmayacak şekilde hızla kaybetmeye devam ediyoruz.

1 TAŞLA 3 KUŞ

Zirve sonundaki bildirgede, gıda güvencesi ve güvenliğini arttırmak için gıda kaybını ve atıkları azaltılarak 1 taşla 3 kuş vurulabileceğine dikkat çekildi.

Gıda kaybı ve atıkları azaltılarak hem gıda güvencesinin sağlanabileceği, hem iklim, su ve toprak üzerindeki baskının azaltılabileceği hem de çiftçinin gelirlerinin artırılarak refah düzeyinin yükseltilebileceğinin altı çizildi.

İklim, su ve toprak kaynakları üzerindeki baskının hafifletilmesi gerektiğine vurgu yapılan zirvede, başta çiftçiler olmak üzere tarım-gıda işletmeleri ve hane halkı ekonomisi açısından tarımsal gelirlerin iyileştirilmesinin gerekliliğinin altı çizildi.

İklim başlığının da ele alındığı zirvede, verimlilik, kalite ve biyolojik çeşitlilik kritik konular üzerinde de duruldu.

Ama özetin özetine gelirsek ‘iyi niyetli’ bildirgenin altı hâlâ tam olarak doldurulabilmiş değil.

Zirvede öne çıkan tarımda inovasyon yaklaşımını hariç tutarsak, korumacılıktan, gıda güvencesine, gıda kaybından toprakların korunmasına kadar birçok başlık açısından teoride öne çıkarılan temenniler ile pratikteki yansımaları pek uyuşmuyor.

Yani meselelere bakışta ‘samimiyet’ ve ‘inandırıcılık’ sorunu hâlâ sürüyor.

Biz yine de dünyada tarım ve gıda adına nelerin konuşulduğu ve tartışıldığını sizlere aktaralım istedik.

İrfan Donat

Bloomberg HT Tarım Editörü

idonat@bloomberght.com

Bir cevap yazın