“Dünya Gıda Günü’nde tarımsal üretim ve gıda acil uyarı sinyali veriyor”

Konuk Yazar: Prof. Dr. Bülent Gülçubuk – Ankara Üniversitesi

Dünyada tarım yeniden keşfediliyor.
Bir yanda açlık, beslenme yetersizlikleri ve gıda güvencesinde gelecek kaygısı diğer yanda israfın yaşandığı bir dönemde tarım yeniden gündeme geliyor.

Dünyada giderek artan sağlıklı ve dengeli beslenme kaygısı geçmişe yeniden hızlı bir dönüş arayışını da beraberinde getiriyor. Ülkeler telaş içindedir. Gıda güvencesi ve gıda güvenliği alarm veriyor.
Tarımın modernleşmesi ve hızlı kentleşme olgusu kırda yaşamını devam ettiremeyen ailelerin kente göçü ve tarımdan kopmasını beraberinde getiriyor. Hızlı kentleşme, istihdamın kırsalda sınırlı büyümesi veya büyümemesi, yasal düzenlemeler artık kırdakileri kırda tutmaya yetmiyor. Bu ise geleneksel gıdaları özgünlüğünden koparıp, modern tarımın ve teknolojinin formatik esiri haline getiriyor.
Bu durum endüstriyel tarımın, gıdanın çok uluslu büyük şirketler tarafından tekel altına alınması sonucunu doğuruyor. Burada teknolojiye ve modernleşmeye karşı olmak gibi bir şey elbette söz konusu değil. Elbette teknolojik gelişmeler, kentleşme, ulaşım olanakları ve küresel pazarlar gıda güvencesi açısından yeni olanaklar sağlayabilir. Ama gıda politikalarını tümüyle küresel pazarların ve büyük şirketlerin akışına kaptıran, gıdayı sadece bir ham madde olarak gören yaklaşımların içine düştüğü yanılgıları dünyada birçok ülke örneğinde görebiliriz.
Örnek görmek için Latin Amerika ülkelerine bakmak yeterlidir. Bundan hareketle Türkiye de gıda güvencesini ulusal bir politika önceliği olarak ele almalı ve gıda alanında küresel güçlere teslim olmamalıdır. Türkiye küresel sorumluluklarını; ülkeyi küresel şirketlere, güçlere sonuna kadar açarak değil, tarımsal üretimimizi, geleneksel gıdalarımızı, yöresel ürünlerimizi, sağlıklı ve dengeli beslenmemizi ön plana alarak kendine yetebilen ülkelerden biri olarak yerine getirmelidir. Bunun için potansiyeli de var, insan kaynakları da var, bilgi birikimi de var.
Günümüzde en çok ön plana gelen konulardan birisi gastronomidir. Gastronomi artık çeşitliliğin, çokluğun, gıdada makineleşmenin değil sağlıklı gıdanın, köylü-çiftçi üretkenliğinin ve geleneksel gıdaların sürdürülebilirliğinin daha fazla alanına girmelidir.
Gastronomi toplumu makineleşmiş gıdaya yönlendirecek bir alan değil, geleneksel ve sağlıklı gıdaların gerçek değerini, önemini ortaya koyacağı bir alan olmalıdır. Gastro-anomi…..ne yesem de doysam değil, ne yesem de sağlıklı, güvenli beslensem diyebilecek sorularına daha fazla yanıt veren bir yaklaşımda olmalıdır. Bu sağlıklı nesiller de için de mutlak bir gerekliliktir.
Küresel iklim değişiklikleri etkisini daha fazla hissettirmeye başladı. 1789 yılında Malthus’un nüfus teorisini iklim değişiklikleri yeniden gündeme getirmektedir. Nüfus geometrik olarak artıyor ve siyaset söylemleri de bunu teşvik ediyor ama gıda üretimi artık aritmetik olarak bile artmama tehdidindedir. Nitekim uyarılar gelecek yıllarda gıda üretiminin azalacağını ve fiyatların da çok hızlı artacağını gösteriyor.
1975 yılında Amerika’da Başkan Ford, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 13 ülkede nüfus artışının Amerika açısından tehdit oluşturduğunu ve bu nedenle nüfus artışının kontrol altına alınmasını söylerken, gelecekte dünyanın çekeceği gıda krizine daha o zamandan dikkat çekmiştir. Bizler başkan Ford için değil ama sağlıklı ve güvenilir geleceğimiz için gıda-nüfus dengesine tüm zamanlardan daha fazla özen göstermek durumundayız. Gerçekten dünya gıda krizine doğru gidiyor ama bunun çözümü küresel güçlerin çıkarları için değil tüm dünyanın ortak insanlık çözümü yönünde olmalıdır.
Tarımsal üretim, gıdaya erişim, geleneksel gıdalar biyolojik çeşitliliğin zengin olduğu ülkelerde, toplumlarda zengin bir potansiyel gösterir. Giderek kaybolan bir biyoçeşitlilik var, kaybolan değerler sistemi var. Bunlar kaybolurken geleneksel gıdaları nasıl koruyacağız ve gıda güvencesini nasıl sağlayacağız?
Son 50 yılda 300 bin civarında bitki ve hayvan türü yok olmuş, gelecek 15-20 yılda da tüm canlı türlerinde beşte bir oranında azalma bekleniyor. Böyle bir durumda tarımsal üretim ve gıdaya erişebilirlik varlığını ne kadar devam ettirecek. Bu ülkemizi de tehdit ediyor ve bu süreci şiddetli bir biçimde de yaşıyoruz. Birçok şeyi kaybetme ve geleceğe taşıma kaygısı içindeyiz.
Örneğin gelecek yüzyıldakiler Adana kebabı yiyebilecekler mi, yiyecekse nasıl ve hangi aromada yiyecekler ve yanında şalgam suyu içebilecekler mi? Tatlı yiyelim tatlı konuşalım derken tatlının şekeri doğal mı yoksa yapay mı olacak… Tarımda ve gıdada zengin ülkemiz tatlarını, üretim değerlerini, kırsal nüfus varlığını geleceğe taşıyabildiği ölçüde bu alandaki zenginliğini koruyabilecektir.
GIDA-ENERJİ DENKLEMİ
Dünyada gıda konusu tartışılırken ele alınması gereken önemli bir konu alanı da enerjidir. Endüstriyel olmayan tarımsal üretim, geleneksel gıda üretimi aynı zamanda dünya enerji sarfiyatını da azaltacaktır. Bugün eğer Amerika’da bir gıdanın pazara erişmesi için 3.000 km, Kanada’da 3.500 km, Japonya’da 7.000 km yol alması söz konusu ise burada enerji tüketimi de o kadar fazla demektir. Bu nedenle kendine yeterlilik ve burada yerel gıdayı ön plana çıkarmak aynı zamanda çevreci bir davranış ve politika önceliği olacaktır.
Tarımsal üretim açısından su da önemli bir unsurdur.
Eğer su sadece ticari bir meta olarak düşünülür ve her bireyin erişimi olan bir hak unsuru olarak düşünülmez ise ‘ticarileşmiş su’dan sürdürülebilir tarımsal üretim çıkmayacaktır. Bu nedenle suyu büyük büyük projeler için gerekli görülen bir meta olarak değil, insanlığın ve tüm canlıların geleceği için mutlak gerekli ve herkesin erişebileceği bir kaynak olarak görmek zorundayız.
Burada gıda güvencesi ön plana çıkmalıdır. Dünyada 1 milyara yakın insan açlık çekiyor, her 8 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor, 5 yaşın altında hayatını kaybeden çocukların yarısı açlık nedeniyle ölüyor, dünyada her yıl bütün dünya nüfusunu doyuracak kadar gıda üretiliyor ancak bu gıdanın dörtte biri israf ediliyor, tüberküloz, AIDS ve sıtma nedeniyle ölen insanların toplamından daha fazla insan açlık sebebiyle ölüyor.
Türkiye açısından bir saptama çok önemli olacaktır; tarım ekonomisi büyüklüğü açısından AB’nde 1 nci sırada, dünyada 7 nci sırada yer alan Türkiye gıdaya erişilebilirlik açısından 105 ülke içerisinde 42’nci sırada kendine yer buluyor. Bu ise şu anlama gelir; nüfusun önemli bir bölümü gıdaya erişimde miktar, kalite ve hijyen açısından ciddi sorunlar yaşıyor. Bütün bu göstergeler gelecek için radikal önlemlerin alınmasını ve uygulanmasını gerektiriyor.
Tarım ve gıda sistemi içindeki eşitsizlikleri, sermayenin köylülük, kırsallık ve emek çelişkilerini dikkate alan, hem kırsal yoksullukla, hem kentsel açlıkla mücadele edecek, tarım ve gıda politikalarını işgücü, sağlıklı yaşam ve sürdürülebilir ekonomik ve ekolojik çözümler paketinin bir parçası gören çözümlere ihtiyaç var.
Küresel iklim değişikliği, küresel şirketler gittikçe daralan tarım alanları için ciddi sorunlar getiriyor. Susuzluk, kuraklık, geçim kaygısı taşıyan ve ekmek, iş bulma talebi içinde olan insanoğlu için karamsar bir tablo var ortada. Modern tarım ve mevcut gıda sistemi de artık dünya nüfusunu beslemekte yetersiz kalmaktadır.
Çözüm su, toprak ve enerji kaynaklarını akılcı, sorumlu ve geleceğe de taşıyabilecek biçimde kullanmaktan geçiyor. Çözüm kırsalın değerlerine kırsalda sahip çıkmakta ve kırdaki nüfusa sahip çıkmaktan geçiyor. Çözüm tarımsal değerlerimize ve gıdalarımıza sahip çıkmaktan geçiyor.
16 Ekim Dünya Gıda Günü sıradan kutlamaların, etkinliklerin yapılacağı bir gün olmaktan çok, insanlığın geleceği için radikal önlemlerin ve çözümlerin getirileceği bir arayış ve kavrama günü olmalıdır. Başka gezegenlerde tarım, gıda var mı henüz bilinmiyor ama mevcuttakileri iyi korumak, hepimizin beslenmesi için olmazsa olmaz koşul olan tarımsal üretimim sürdürülebilir kılmak, doğal varlıkları bu amaçla kullanmak ve acımasız ticarete alet etmemek hepimizin insanlık borcu ve görevidir.
Prof. Dr. Bülent Gülçubuk

 

Bir Cevap Yazın